Modern Milliyetçiliğin Doğuşu ve İslam Dünyasına Girişi

Modern Milliyetçiliğin Doğuşu ve İslam Dünyasına Girişi / Mehmet Kara

Millet fikrinin kökenleri genel anlamda, çok eski zamanlara dayandırılır. Ancak, duygusal-reaksiyonel bir güç ve ideolojik donanıma sahip olarak ortaya çıkışı 18. yüzyılın son çeyreği ile tarihlendirilmektedir. Bu araştırmada; millet fikrinin reaksiyonel bir güç olarak ortaya çıkışından, günümüze kadar geçirdiği evrelere değinilerek, İslam dünyasına girişinin ve etkilerinin ortaya konulması hedeflenmektedir.

A- DOĞUŞU VE GELİŞİMİ

Günümüz anlamıyla millet (ulus) fikri, Batı’da zuhur etmiş ve daha sonra dünya coğrafyasının dürt bir yanına yaygınlaştırılmış bir anlayıştır. Fikrin Batı’da zuhur etmesi, ilk tanımların da batılı siyaset bilimcileri tarafından yapılmasına sebep olmuştur. “Millet” kelimesi Latince’deki “nation” ve “nitos” kelimelerinin karşılığıdır, doğum yeri manasına gelir. Carlton Hayes’e göre millet; ortak dünya görüşü ve kültürüne sahip bağımsız bir siyasi gruptur. Hans Kohn ise şöyle tarif ediyor: “Belli bir grubun bir yerde yaşaması, milliyeti kuran baş etkendir. Ve aynı tabii ve coğrafi muhitte yetişmek, fertler arasındaki milli dayanışmayı gerçekleştiren en büyük faktördür. Bu temele dayanarak ortak menfaat ve maslahatı hisseden grup, bir milleti oluşturmaktadır.”1 Bireysel özellikleri ön plana çıkararak, farklı bir yaklaşım sergileyen Edward H. Carr ise şöyle bir tanım getirmektedir: “Millet, doğal ya da biyolojik bir grup değildir. Bireyin sahip olduğunun söylenebildiği anlamda doğal hakları yoktur. Ulus, tanımlanabilir ya da açıkça fark edilebilir bir varlık değildir. Evrensel de değildir. Tarihin belirli dönemleri ve dünyanın belirli bölgeleriyle sınırlıdır. Bunlara rağmen ulus, gönüllü bir birlikten çok daha fazla bir şeydir. Üzerinde yaşanan toprağa, dile ve aileninkinden daha geniş bir yakınlık duygusuna bağlılık gibi, doğal ve evrensel unsurları barındırır.”2 Bu tanımlara yakın veya farklı, hemen hemen aynı anlamlan içeren, başka siyaset bilimcileri tarafından yapılmış tanımlar da mevcuttur.

Millet fikri ideolojik bir anlayış haline gelince “milliyetçilik” şeklinde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Ulus olmanın, oluşturmanın bilinci olarak tanımlanan milliyetçilik, sanayi toplumunun zorunlu sonucu olarak da açıklanmaktadır.3 Bu anlayışın doğuş sürecine baktığımızda, özellikle Fransız Devrimi’nden sonra palazlandığını ve ideolojik ivmenin iyice yükseldiğini görmekteyiz. Bu dönemde millet kavramına, çeşitli kuramlarla, ırkçılığa kadar varan, siyasi ve ideolojik bir kimlik kazandırma uğraşısına tanık olunmaktadır. Irk kuramlarına baktığımızda; özellikle antropologlarca farklı alanlarda, farklı ölçülerle yapılmış ayrımlarla karşılaşmaktayız. Bu kuramları inceleyecek olursak, bunların, ırk kuramları olmaktan çok ırkçılık öğretilerinin temelleri olduğunu görürüz. İsveçli botanikçi Linnaeus, Systeme Natucae adlı eserinde insan ırklarını, Afrikalı siyah, Amerikalı kızıl, Asyalı kahverengi, Avrupalı beyaz olarak dört sınıfa ayırmaktadır.4 Sınıflandırmada renk ölçütünün yanında Linnaeus, “Batılıların öteki halklar hakkındaki geleneksel düşünceleriyle, ırklar arasında bağlantı kurarak, Avrupalıları aktif, becerikli; Asyalıları sert, kibirli, cimri; Amerikalıları becerikli ama tembel” vb. niteliklerle betimlemeye çalışarak5 ırkçılık öğretilerinin filizlenmesine müsait zeminleri hazırlamış oluyordu. Diğer ırk ayrımlarına baktığımızda da aynı özellikle karşılaşmaktayız. Alman doğa bilgini Blumenbach: “İnsanları derilerinin rengine göre; Kafkasyalı ya da beyaz, Moğol ya da sarı, Afrikalı ya da siyah, Amerikalı ya da kızıl, Malayalı ya da kahverengi insanlar olarak beş ırka ayırmaktadır.”6 Irkçılığın babası olarak bilinen Conte de Gobineou da İnsan Irklarının Eşitsizliği Üzerine Denemeler adlı eserinde; insanları çeşitli fikri kabiliyetlere sahip üç ayrı ırka ayırmaktadır. Bunlardan beyaz Ari ırkı ırkların en kabiliyetlisi ilan ederek diğer ırkların medeniyete karışmasını da bu ırka bağlamaktadır.7 Irk kuramları çeşitli bilimsel çerçeveler dahilinde, çevreci, kalıtıma, evrimci, genetikçi olarak alt başlıklarda enine boyuna araştırılıp tartışılmıştır. Buna paralel olarak, daha sonraları ırk kategorilerinin; kafa, saç, burun vb. biçimlerine göre yüzü aşkın alt ayrımları yapılmıştır.

Bu tür ırk kuramlarının arka planına baktığımızda, Sanayi Devrimi’ni gerçekleştirmiş Batı halklarının kökenini bilimsel bir çerçeveye oturtmak ve dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen gelişmeyi de bu çerçeveyle (Çin’deki Cizvit katkısı gibi) açıklamak kaygısını rahatlıkla görebilmekteyiz. Kısaca bu çalışmalar, teknoloji bakımından üstün Batı uygarlığına saf bir etnik temel bulma çabaları olarak da değerlendirilebilir.

Zikrettiğimiz millet tanımları ve ırk kuramlarıyla birlikte oluşan milliyetçilik fikri, Batı’da gelişerek 19. yüzyılda altın çağını yaşamıştır. Çünkü 19. Yüzyılda milliyetçilik fikri, siyasi bir rotaya oturmuş ve her ülke, fikir bazında milli önderlerine kavuşmuştur. Bu asırda Thomas Jefferson ve Thomas Paine Amerikan milliyetçiliğinin temelini atan kişiler olarak tarihe geçerken, İngiltere de Jeremy Bentham, milliyetçiliği yeni boyutlara ulaştırdı. Yine William Gladstone, İngiliz nasyonalizmini aşırı milliyetçiliğe çevirdi. Böylece milliyetçilik bütün Orta ve Batı Avrupa’da bir ideoloji olarak kabul edildi. İtalya’da Joseph Mazcini ve Guisseppo Garibaldi, Fransa’da Victor Hugo, Almanya’da Otto Bismarck bu dönemde isimlerinden bahsedilebilecek diğer milliyetçi teorisyenleridir.

Fransız Devrimi’nden başlayan ve Hitler’in Almanyası’na kadar gelen süreçte, milliyetçilik fikri etkin rol oynayarak bu döneme damgasını vurmuştur. Avrupa’daki ulus devletler de bu dönemde oluşmuşlardır.

Avrupa’da doğan ve yine orada gelişen milliyetçilik, ırkçı kuramlarla beraber farklı fikirlerle de beslenerek gelişimini devam ettirmiştir. Darwin’le başlayan, Ernest Haeckel ve Kari Pearson tarafından geliştirilen, “güçlünün ayakta kalmasının gerektiği” fikrinin uluslararası ilişkilerin doğal kanunu olarak nitelendirilmesi de milliyetçiliğin meşru kıldığı ve onunla paralel geliştiği bir görüştür.

20. Yüzyılda iki büyük dünya savaşının sebeplerinden biri olarak görülen milliyetçilik; İtalya’da Mussolini, Almanya’da Hitler, Arjantin’de Juan Doningo, Portekiz’de Salazar gibi liderler tarafından idealize edilerek, devam ettirilmiştir. Bu dönemde, İslam dünyasında da kendini hissettiren milliyetçilik, Avrupa’da oynadığı rolün değişik bir versiyonunu bu coğrafyada oynayarak, İslam dünyasının mevcut durumuna sebep olmuştur.

20. Yüzyılın ikinci yarısında, Batı dışı ülkelerde baş gösteren milliyetçilik akımı, sömürgeciliğe karşı bir çıkış olarak görülmektedir. Oysa döneme ve dönem sonrası kurulan bağımlı ulus-devletlere baktığımızda, milliyetçilik akımının, Batı dışı ülkelerde sömürgeciliğe karşı değil, sömürgeciliğin resmi payandası olduğu görülmektedir.

Sonuç olarak; Batı’da doğan ve gelişen, sanayi toplumunun zorunlu-sonucu olarak görülen milliyetçilik; kapitalist düzenin öngördüğü, bireyci karaktere sahip toplumların doğmasına sebep olurken. Batı dışı ülkelerde de cetvelle çizilmiş sınırlarla oluşan, adına da ulus devlet denilen bağımlı yönetimlerin doğuşuna sebep olmuştur. Ayrıca geliştirilen bilimsel ırk kuramları da Batı dünya egemenliğini meşru temellere oturtma çabasının bir ürünüdür.

B- MODERN MİLLiYETÇİLİĞİN İSLAM DÜNYASİNA GİRİŞİ

19. Yüzyılda Batı dışı ülkeler için geliştirilen, Batılı milliyetçi kuramlar, imparatorluk çatısı altında bulunan İslam coğrafyasında da zemin bularak filizlenmeye başlamıştır.

Milliyetçilik, İslam için yabancı bir kavram olup, İslam aleminde bariz olarak son yüzyıl içinde duyulur olmuştur. Sömürgeciliğin zirveye ulaştığı yıllarda güncel olmağa başlamıştır. Başta misyonerler, İngiliz ve Fransız müsteşrikler olmak üzere Batılılar eliyle İslam ülkelerine girip daha sonra emperyalizmin çıkarlarına uygun olarak yayılmıştır. Daima Batı emperyalizminin hizmetinde olan milliyetçilik, İslam dünyasını hemen hemen tek çatı altında tutan ve siyasi birliğin sembolü olan Osmanlı İmparatorluğu’nu parçalayıp yok etmek için bir araç olarak kullanılmıştır. “Bu bölgelerde ulusallık ülküsü, ilkin müslüman olmayan topluluklar arasında çıkmış, sonra Arnavutluk ve Araplar’da, daha sonra da diğer milletlerde görülmeye başlamıştır.”8

İslam dünyasında beliren milliyetçilik akımlarının başlangıcında batılıların büyük etkileri olduğunu zikretmiştik. Bu etkiler öyle ileri dereceye varmış ki akımların bizzat başlatıcıları ve ilham kaynakları batılılar olmuştur. 19. yüzyılda batılıların, İslam coğrafyasındaki faaliyetlerinin temelini okul ve kolejler açarak, Batı tipi eğitimi yerleştirme çabaları oluşturmaktadır. Bu dönemde sadece Mısır’da “batılılar tarafından 77 okul”9 açıldığını düşünürsek, faaliyetlerindeki çabaların ve amaçların boyutlarını görebiliriz. Bu dönemde E. Jung, A. Vambery, A. L. Davids, Leon Cahun, De Guignes gibi müsteşriklerin, İslam coğrafyasında yaşayan halkların kökenleri hakkında yazıp-çizdikleri de milliyetçilik ivmesinin yükselmesini sağlayan faktörlerdendir.

1- Arap Milliyetçiliği

Araplar arasında, Emevilerin Abbasilere karşı tutumları ve karşıt kabileler arasındaki çatışmalar sebebiyle, dönemin yaygın anlayışı. “kabilecilik”ten bahsedilebilir. Ancak söz konusu coğrafyada, Batı tipi milliyetçilik anlayışı 19. yüzyılda kendini göstermeye başlamıştır.

Batılı anlamda milliyetçilik düşüncesini, İslam dünyasına ilk getirenlerin Araplar ve Arnavut lar10 olduğu tezi ileri sürülmesine rağmen, Türkler arasındaki milli uyanış da bu akımlara paralel bir gelişme göstermiştir. Sömürgeciler tarafından ilk defa Mısır’da atılan Arap kavmiyetçiliği tohumlan filizlenirken, Batı formasyonundan geçmiş Yeni Osmanlılar arasında da Türk kavmiyetçiliği filizleniyordu. Bu tutumlar karşılıklı husumetlere yo! açarken, İngiltere sömürgeciliği, misyonerler, Hristiyan Araplar ve Batıcı aydınlar milliyetçiliği ve ırkçı taassupları, Araplar’ın içerisinde yaymak için bütün güçleriyle çalışıyorlardı. Arap milliyetçiliği bu süreçte Mısır’dan sonra Suriye, Lübnan ve Ürdün’de de baş göstermeye başladı.

Arap milliyetçiliğinin oluşumundaki çabalara bakacak olursak, gerçekten de müsteşriklerin ve yerli batıcıların, büyük etkileri olduğunu görürüz. “Hareketin göze çarpan öncülerinden; Petros Baslani ve Nasif el-Yezci, Suriye Protestan Koleji olarak da bilinen Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde yetişmiş iki hristiyan ilim adamıydı. Parolaları ise “vatanseverlik imandan gelir” idi.”11 Bu dönemde Arap ulusal hareketinin hristiyan önderlerinden birisi de Necip Azuri olup, Araplar’ın birliğini ve Türkler’den ayrılmalarını amaçlayan ilk Arap yazarlardan birisidir. “Azuri Maruni hristiyanlardan olup, İstanbul ve Paris’te öğrenim görmüştür. Paris’te Arap Ulusunun Doğuşu isimli bir kitap yayınlamış, “Arap Vatan Birliği” adlı örgütün kurulmasına da önayak olmuştur. O, Arab’ın Türk’e üstünlüğünü kanıtlamak için, Araplar’ın Türkler’den ayrılmasının zorunlu olduğunu savunmuştur. O’na göre Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etmek için üç devrim gerekliydi: Bunlardan biri Arap, birisi Kürt, diğeri de Ermeni devrimiydi.”12 Azuri’nin Paris’teki en büyük destekçisi ise “Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın memurlarından olup, Arap milletini öven Arap Kıyamı adlı kitabın yazarı Eugene Jung adında bir Fransızdı.”13 Ayrıca hristayan olup da Arap milliyetçiliğinin önderleri arasında; İbrahim el-Yezci, Nafel Nafel, Selim Nafel, Şemon Kelhun, Circis, Arslan Dimaşki ve emperyalizme bağımlı birçok kişiyi saymak mümkündür. Abdurrahman el-Bezzaz, Sat-i el-Husri ve Mustafa Kamil gibi şahıslar da farklı kulvarlarda Arap milliyetçiliği için mücadele eden önemli şahıslardır.

Arap milliyetçiliğinin oluşum seyrinde en genelde iki gelişim çizgisinden bahsedilebilir. Birinci çizgi; Mısır, Suriye, Irak ve diğer halkların üzerinde durularak, her birinin ayrı ayrı uyanışını sağlamak, ikinci çizgi ise Araplar’ın birliği veya genel olarak Arap milliyetçiliğinin uyanışını sağlama çabalarıdır. Birinci çizgideki akımın en belirgin temsilcisi Mısır milliyetçiliğidir.

a- Mısır Milliyetçiliği

Napoleon’un Mısır’a girmesi, batılı düşüncelerle birlikte milliyetçilik düşüncesinin de Mısır’a girmesini sağlayan bir başlangıç olmuştur. O’nun Mısır’a getirdiği bilim adamlarıyla temasta bulursan Mısırlı Abdurrahman Caberti, Şeyh Hasan Attar ve diğer Mısırlı alimler, Mısır’da milliyetçilik akımının başlatıcısı olmuşlardır. “Napoleon şahsen, Mısır milliyetçiliğini geliştirmek, Mısırlılar’ı kendi eski tarihleriyle övündürmeğe sürüklemek amacıyla “Mısır’ın Kuruluşu” adlı bir müessese kurdurdu. Görünüşte eski Mısır’ın tarihi ve kültürü hakkında araştırma yapan bu kuruluş, gerçekte İslami vahdet karşısında “Mısırcılığı” kuvvetlendirmek ve İslam’a bağlılıklarını zayıflatmak, Mısır’ı Osmanlı İmparatorluğu’dan ayırmak için kurulmuştur.”14

Mısır milliyetçi önderlerini de, Arap milliyetçiliğinde olduğu gibi müsteşrikler ve batıcı aydınlar oluşturuyordu. Bunlar arasında; Clot, Crisy, Linant, Rousset. Sylvestre de Sacy, Difaa et-Tahtavi, Yakup Dav, Taha Hüseyin gibilerini de saymak mümkündür.

Mısır milliyetçiliğinin en belirgin özelliği, Fravun uygarlığına dönüş tezleriydi. Diğer milliyetçi akımlarda da gördüğümüz, İslam öncesi döneme ilgi duyma. Mısır’ca Fravun uygarlığının muhteşemliği şeklinde tezahür etmiştir.

b- Arapların Birliği

Arapların birliğini amaçlayan, Arap milliyetçiliğinin ikinci çizgisini; İslam’la milliyetçilik açısından üç gruba ayırmak mümkündür. “Birinci grup, İslam’ı Arap milliyetçiliğinin en büyük öğesi saymaktadır. İkinci grup, İslam’ı Arap milliyetçiliğinin temel öğelerinden saymakta, fakat İslam ve Arap milliyetçiliği arasında bir çatışma bulunmadığını düşünmektedir. Üçüncü grup ise bu iki öğenin birbirinden bütünüyle ayrılmasını istemektedir.”15

Birinci ve ikinci grup anlayışa sahip milliyetçiler; Peygamberin ve önemli sahabilerin Arap olmasını, Kur’an’ın Arapça olarak indirilmesini, Kur’an üslubuyla. Arap edebiyatı üslubunun benzerlikler göstermesini gündeme getirerek, Arap milliyetçiliğinin destekçileri olarak kullanmışlardır.

Milliyetçilikle İslam’ın biri birinden tamamen ayrılmasını isteyen üçüncü grup. Arap milliyetçiliğini, laik, siyasi bir amentü olarak; modernlik, gelişme, sosyalizm ve daha nice Batı çıkışlı kavramlarla süsleyerek, Arap realitesine sadece milliyetçilik penceresinden bakmışlardır.

Bütün bu düşünceler, askeri ve siyasi alanda: gelişerek 19. ve 20. yüzyılda Arap coğrafyasına damgasını vurmuştur. Askeri alanda Arab ayaklanmasından sonra ilk defa 10 Haziran 1916′da Şerif Hüseyin’in öncülüğünde, İngiltere’nin, silah, mühimmat ve siyasi-askeri yardımlarıyla “Arap Milli İsyanı” başladı. Bu isyana, İngiliz Lawrence siyasi olarak, General Allenby da askeri olarak bizzat katılmışlardır. Böylece Araplar’ın, Osmanlılar’a karşı milli mücadeleleri, İngilizler’in yardımıyla başlamıştır. Fakat daha sonra Şerif Hüseyin’i de pişman olma noktasına getirecek, İngiliz, Fransız ve İtalyan işgalleri, Arap birliği yerine, parçalanmış, sınırları cetvelle çizilmiş devletler ve bu devletlere has yapay milliyetler yaratmıştır.

II. Dünya Savaşı’ndan sonra, özellikle yahudilerin etkinliklerinin artmasıyla, Arap coğrafyasında birlik sloganları tekrar atılmaya başlanmış ancak başarılı olunamamıştır. 1944′de Mısır’ın, Suriye’nin. Lübnan’ın, Ürdün ve Irak’ın, 1945′te de S. Arabistan ve Yemen’in katılımıyla oluşturulan Arap Birliği Cumhuriyeti, çeşitli engellerle karşılaşarak başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Arap coğrafyasında; tevhidi arzulayan ümmet anlayışına karşı, Batılılar ve yerli işbirlikçileri tarafından koz olarak kullanılan Arap Milliyetçiliği günümüzde de hala kendini hissettirmektedir.

Sonuç olarak; Arap milliyetçiliğinin bünyesine baktığımızda; Batı’nın ideoloji tezgahlarında üretilen ürünlerin tümünün mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Sekülarizm, liberalizm, faşizm, sosyalizm, yarım yamalak da olsa Marksizm, az da olsa sosyal demokrasi, Arap milliyetçi hareketlerini renklendiren kavramlar ve düzenlerdir.

2- Türk Milliyetçiliği

a- Türk Irkıyla ilgili Kuramlar

Türkçülüğün Türkiye’deki doğuşu ve gelişimine geçmeden önce, 18. yüzyılda batılılar tarafından geliştirilen ırk kuramları arasında, Türk ırkına getirilen açıklamalara bakmak, konunun anlaşılması açısından yerinde olacaktır.

Batılı ırk kuramcılarından olan Buffan; Osmanlı devletini gezerek, Türk ırkının “beyaz” kategorisi dahilinde olduğunu belirtmiş, iyi yapılı ve güzel bir ırk olduğunu da ileri sürmüştür. Linne ise Türkleri, Avrupalı’ya yakın olarak kabul etmiştir. İsviçreli J. C. Laveter de Buffon’un fikirlerine katılarak Türk ırkını Övüyor, fakat onları en asil Küçük Asya kanı ile Tatar ırkının maddi ve kaba unsurlarının karışımı olarak görüyordu. Blumenbach’ın sınıflamasında ise Türkler; çok olumlu olarak görülen ve Batılı etniği oluşturan Kafkaslar içinde yer alıyorlardı. Diğer ırk kuramcılarından S. G. Morton, Blumenbach’tan farklı olarak Türkleri, Moğol ırkının bir dalı olarak kabul ediyordu. Mortillet’in ve Ujfalvy’nin Orta Asya’daki kafatası incelemeleri, Eugene Pittard’ın Balkanlar’da ve Anadolu’daki kafatası incelemeleri ve bunların karşılaştırılmaları; Ön Asya’da bir yerde yaşamış olan, açık tenli, mavi gözlü bir halkın varlığını ileri sürmelerine sebep olmuştur. Bu veriler ise araştırmacıların Türklere karşı ilgi duymalarına vesile olmuştur. E. Pittard yeni kurulan Türkiye’nin etnik unsurlarının böyle bir analizine ilgi duyması temennisiyle; 1930′larda başlayan, Türk ırkının saflığı, üstünlüğü gibi araştırmalara da ön ayak olmuştur. Gobineau ise Türkleri sarı ırktan saymış, devşirme ve köle ticareti yoluyla son derece karışmış ve beyaz ırka özgü bir görünüm kazandığını söylemiştir. Bunların dışında, ırk kuramcılarının Türk ırkı ile ilgili geliştirmiş oldukları daha birçok kuram bulunmaktadır.

b- Türkçülüğün Kaynakları ve Gelişim Seyri

Osmanlı’da Türk ulusal bilincinin gelişmesi, başlangıçtan itibaren şarkiyatçılığın bir dalı olan Türkoloji’nin etkisinde kalmıştır. Bir Türkolog olarak J. Deguignes 1756′da Eski Türklerle ilgili ilk eseri yazan kişidir. “Türkler’i zalim ve acımasız olarak nitelediği eserinde, hangi isimler altında anıldıklarını anlatmış ve Ergenekon Destanı’nın, Çin kaynaklarına dayanan ilk versiyonunu vermiştir.”17 Eserin adı; Hunlar-Moğollar ve Diğer Batı Tatarları’nın Umumi Tarihidir. Diğer şarkiyatçılardan A. Lumley Davids’in 1832′de yazdığı Türk Dili Grameri Türkçe’nin yayınlanan ilk sistematik grameri olması açısından dikkat çekicidir. Gençler üzerinde önemli etkiye sahip diğer bir eser de asıl adı Constantin Borzecki olan M. Celalettin Paşa tarafından 1869′da kaleme alman Eski ve Modem Türkler adlı kitaptır. Daha kuvvetli bir etki ise, 19. yüzyılda Türk devlet adamları ve aydınları ile direkt temaslarda bulunan Macar Arminus Vambery vasıtasıyla olmuştur. Vambery Macarlar tarafından geliştirilen teorilere dayanarak; “Türkler. Macarlar, Çinliler, Estonyalılar ve diğer bazı toplumları Turan grubu altında toplamıştır. Yine özellikle genç Türk nesli üzerinde büyük etkiye sahip olan diğer bir şarkiyatçı ise Leon Cahun’dur. 1896′da Paris’te yayınladığı Asya Tarihine Giriş adlı eserinde; Avrupa’ya medeniyeti getiren ırkın Turan ırkı olduğunu savunmaktadır. Bunların haricinde; E. J. W. Gibb ve V. Thamson gibi 19. yüzyılın diğer şarkiyatçıları da Türk aydınları üzerinde önemli tesirlerde bulunmuşlardır.18

Aksiyoner olarak Türkçülük hareketine katılan gençler üzerinde önemli etkilere sahip olan Leon Cahun’un eseri; sadece eski Türkler hakkında bilgi veren bir eser değildir. Yazar aynı zamanda değerlendirmeler yapmakta, hükümler vermekte ve adeta yön göstermektedir. Cahun, aslında Türklerle ilgili olarak pek de iyi şeyler söylememektedir. O’na göre; “Türkler, bir uygarlık yaratmamış, Çin ve İran uygarlıkları arasında aracılık yapmışlar, buna rağmen bu uygarlıkları da benimseyememişlerdir. Yazara göre Türkler; kafa değil gönül adamıdırlar. Anlayış bakımından da insanlar içinde sonuncudurlar. İnanmaktan daha fazlasını istemezler ve anlamaya hiç çalışmazlar. Yazar fiziki özelliklerden bahsederken de şunları söyler: “Hunlar, Türkler ve Moğollar; ince, uzun Avrupalılara, korkunç ve şekilsiz cüceler gibi görünmektedirler.” Bütün bunlardan sonra büyük bir tezatlık içinde Türk dehasından bahsederek şu tesbitlerde bulunur: O’na göre müslümanlık, Türk dehasına ters düşmüştür. Selçuklulardan itibaren Türkler bozulmaya başlamıştır. Türkler özellikle İran devlet gelenekleri etkisine kapılmış ve İslam, bu yarı Çinlilerden (Türkleri kastediyor), katı İranlılar oluşturmuştur. L. Cahun bu fikirleri çok sistemli bir şekilde geliştirmemiştir. Ancak mesajı son derece açıktır. O Türkçülere gerçek Türk ruhunun İslam’ın dışında, Orta Asya’da olduğunu söylemektedir.19 Aktardığımız bütün bu dış kaynaklı araştırmalar; Batılılar tarafından kurulmuş (Özellikle Macaristan, Rusya ve Almanya’da faaliyet gösteren) “Türkoloji Enstitülerinde” yetiştirilen ve daha sonra da Doğu’ya gönderilen Şarkiyatçılar tarafından yapılmıştır.

Bizzat Osmanlı’da ise Namık Kemal’in vatanseverlik anlayışından başlayan, yukarıda zikrettiğimiz kaynaklardan da beslenen Türk-Ulusal bilincinin II. Meşrutiyet’ten sonra netleşerek hızla geliştiğini görmekteyiz. Bu dönemde Türkler arasında milli uyanışın önderleri olarak telakki edebileceğimiz şu isimleri görebilmekteyiz: A. Vefik Paşa, Süleyman Paşa, Veled Çelebi, Şemseddin Sami, Bursalı Tahir, Necip Asım vd. Bunların dışında Orta Asya’lı Şehabeddin Mercani, Kayyum Naşiri, Alimcan Barudi ve İsmail Gasprinski gibi Türkleri de Türk milliyetçiliğinin başlangıcında ve gelişiminde önemli katkılara sahip kişiler olarak sayabiliriz.

Daha sonraki kuşakta ise Türk milliyetçiliğinin önderleri arasında: Ziya Gökalp, Yahudi asıllı ve asıl adı Moiz Kohen olan Tekinalp, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Hamdullah Suphi, Ahmet Ferit, Salah Cimcoz, Ömer Seyfettin gibi yazarlar görülmektedir.

Türk Milliyetçiliğinin gelişim seyri incelendiğinde iki farklı oluşum sürecine tanık olunmaktadır. Birincisi “Türkçülük” diğeri ise “Türk-İslamcılık’tır. Ayrıca Türkçülüğün bir sonucu olan “Turancılık” düşüncesi de Türk Milliyetçiliği dairesi içerisindedir.

i-Türkçülük

Büsbütün yeni bir amaç ve ideal ortaya koymak; eski ve geleneklerle bağların, tamamen kesilerek, yeni inanç ve düşünceler vücuda getirmek, yeni bir iman, yeni bir kavim oluşturmak fikrini idealize etmişlerdir. Bu akım, Batılı Türkologların, Türklerin kültürel gelenekleri İslamiyet’ten çok önceki yüzyıllara kadar giden eski ve büyük bir ulustan geldiklerini gösteren araştırmalar sonucu ortaya çıkmıştır. Batı formasyonundan geçmiş ve Türkçülüğü, Batı Medeniyetini taşıyabilecek bir akım olarak gören Türk aydınlan tarafından da desteklenmiş ve savunulmuştur.

Uriel Heyd; “Bilimsel ve bedii Türkçülüğün Batı etkisiyle doğmasına karşılık, siyasal Türkçülük Rusya’da yaşayan bazı Türk aydınlarının çabaları sonucu ortaya çıktığını”20 belirtiyor. Ancak, siyasal Türkçülük hareketinin, bilimsel Türkçülüğün bir sonucu olarak ortaya çıkmasıyla bağlantılı olarak, Rusya’daki siyasal Türkçülüğün önderlerinin, Batı formasyonundan geçtiğini, bilimsel Türkçülüğün doğmasına sebep olan Batılı Türkologlarla ilişkilerini ve onlardan etkilendiklerini de belirtmek gerekir. Bunlardan Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset adlı makalesinde, Türkçülüğü kurtuluş yolu olarak öne sürmüştür, İsmail Gaspıralı ise ceditçilik (batılılaşma anlamında yenilik) ile birlikte, Türkçülüğün kurumlaşması için çaba göstermiştir. Türkçülüğün ilk defa yoğun bir şekilde işlendiği Türk coğrafyası da Orta Asya ve Azerbaycan bölgeleri olmuştur. Ekinci, Ziya Tercüman, Hayat, Terakki, Füyuzat, Behlül, Türk Sözü, İstiklal ve Halk Sözü gibi birçok dergi ve gazete, Türk milliyetçiliğinin oluşumunda, Orta Asya ve Azerbaycan’da önemli rollere sahip olan yayın organlarıdır.

Dini bağlardan tamamen uzaklaşmak isteyen bu güruh; Batı medeniyetine mevcud anlayışlarla karşı konulamayacağım, ayrıca karşı konulmasının da gerekmediğini anlatmaya çalışıyorlardı. Bu anlayış içerisinde; Batılılaşmayı da tek çıkar yol olarak görüyorlardı. Yine bu güruh içerisinde materyalist düşünceye sahip insanların varlığı da dine karşı tutumlarının ne derece ileri olduğunu gösteriyordu. Özellikle Batıcılaşma faaliyetlerinde, ideolojik milliyetçi radikalizmde, geleneklere ve dine karşı verilen mücadelelerde Rusya’dan gelen entellektüel Türkçülerin çabalan bu minvaldedir.21

Bu düşünceye karşı tavır ve yazılar; ilk defa Sebilür Reşad Dergisinde oluşturulan ittifaktan gelmiştir. Özellikle Babanzade Ahmed Naim ve Mehmet Akif’in Türkçülere karşı yazmış oldukları makale ve şiirler önemli tartışmalara yol açmıştır. M. Akif konuyu manzum olarak şöyle izah etmeye çalışıyordu:

Arnavutluk ne demek, var mı şeriatte yeri?
Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri!
Arabın Türke; Lazın Çerkese, yahut Kürde;
Acemin Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde!
Müslümanlıkta anasır mı olurmuş?
Ne gezer!
Fikr-i kavmiyeti telin ediyor Peygamber.
En büyük düşmanıdır, ruh-i Nebi tefrikanın;
Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın22

Osmanlıda bir dünya siyaseti olarak beliren Türkçülük, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan sonra içe dönük sorunları çözme şeklinde bir konuma bürünmüş ve resmi ideoloji haline gelmiştir. Misak-ı Milli sınırlarıyla kaim Türk Milliyetçiliği bu sınırlar içerisindeki etnik grupların yokluğuna tekabül edecek Şekilde geliştirilerek; “Ne mutlu Türküm diyene” sloganıyla özetlenmiştir.

ii- Türk-İslamcılık

Türk-İslamcı çizgiye sahip olan milliyetçiler ise Türklük bilincinin uyanışını sağlarken, İslam camiasını dağıtmak istemezler, İslam unsurlarının ayrılmamasını, Türklerin kendilerini yetiştirip yükseltmeleri için lüzumlu görürler. Onlara göre; “kendi ırkına taraftarlık etmek, asabiyet davası gütmek; İslamiyete aykırı değildir. Bu iki mefkure, birbiriyle çatışmazlar. Ayrıca İslam’dan uzaklaşan gençler, hiç olmazsa vatan ve ırk sevgisi adına, İslam’a ısındırmaya çalışılabilir.23 Böylece dini imanın yanına bir de kavim imanı koymuşlardır.

Türkiye’deki Türkçülerin ileri gelenleri arasında, zaman zaman Türkçü ve Turancı, zaman zaman da Türkçü-İslamcı olan Kürt asıllı Z. Gökalp’ı görüyoruz. Gökalp, Türkçülük düşüncesinin kendinde, Türkler hakkındaki düşüncelerinden alıntılar yaptığımız L. Cahun’un kitabını okuduktan sonra belirmeye başladığını söylemektedir.24 Gökalp; Hüseyinzade Ali’den aldığı “Türkleşmek, İslamlaşmak ve Muasırlaşmak “sloganıyla; Türk yaşamından esinlenmeye, İslam kurallarıyla ibadet etmeye ve çağdaş Avrupa uygarlığını benimsemeye tekabül eden; Türk ulusuna, müslüman ümmete ve Batı uygarlığına dahil olmayı sistemleştirmeye çalışmıştır. Gökalp üzerine bir araştırma yapan U. Heyd O’nu şöyle tarif eder: “O özgün bir düşünür olmayıp, Batı kültürü ve tarihi üzerine de derin bir bilgisi yoktur. Buna rağmen, görüşlerini devamlı, Fransa başta olmak üzere batılı toplum bilimcilerin teorileriyle oluşturmuş bir takipçidir.”25 Yine bu düşünceye karşı mücadele de Sebilür Reşad Dergisi çevrelerinden gelmiştir. Ahmed Naim bir yazısında Türk-İslamcılara şöyle sesleniyor: “Ey Türkçü-İslamcı kardeşler, işte görüyorsunuz ki, ne kadar iyi niyetle çalışsanız da Hak tarafından yasaklanmış olan yollardan maksada nail olmak mümkün değildir… İçinizde üç vatan sahibi olmak isteyenler de varmış. Halbuki yine Türk meseledir. “Çatal kazık yere girmez” derler.”26

Bu akım da çeşitli evrelerden geçerek Türk-İslam sentezi, Türk-İslam ülküsü gibi teorilerle günümüze kadar gelme özelliğini göstermiştir.

iii- Turancılık

Bu dönemde Türkçülükle beraber gelişen ve Türkçülüğün bir sonucu olan “Turancılık” akımını da görmekteyiz. Bu akımın da kuramcıları batılı şarkiyatçılardır. Türkler arasında da ilk defa Turan özlemini dile getiren kişi, Orta Asya kökenli H. Ali Turani’dir. Macar asıllı A. Vambery’ye atfen yazdığı bir şiirde şöyle diyor: “Sizlersiniz ey kavm-i Macar bizlere ihvan/ Ecdadımızın müştereken menşei Turan/ Bir dindeyiz hepimiz hakperestan/ Mümkün mü ayırsın bizi İncil ile Kur’an.”27 Bu akım Türkiye dışında yaşayan müslim ve gayri müslim bütün Türkleri, ayrıca Türk olduğu iddia edilen Macarları, Hunları ve Moğolları bir çatı altına toplayıp büyük bir Türk imparatorluğu oluşturmayı amaçlıyordu. Özetlenecek olursa bu eğilim; bütün, Türklerin Balkanlardan Çin sınırına kadar uzanan ve Turan meydana getiren geniş topraklarda birleşmesini hayal etmektedir. Batılılar tarafından bilimsel temelleri atılan Turancılık düşüncesinin, 20. yüzyılın ilk çeyreğinde cereyan etmesi, Rusya’dan göçe-den Rusyalı genç Türklerin kışkırtmalarıyla belirmiştir. Daha sonra bütün kulvarlarda koşmaya çabalayan Gökalp tarafından geliştirilmeye çalışılmıştır. O “Turan” adlı şiirinde Turancılık özlemini şöyle dile getiriyor:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere,
ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir
Turan…

Daha sonra Türk aydınları arasında az da olsa zemin bulan bu düşünce; bütün Türklerin bir tek hakan altında birleşeceğini ve bu hakanın Attila, Cengiz Han ve Timur günlerini yeniden yaşatacakları hayaline dönüşmüştür.

Bu akım; I. Dünya savaşı sırasında Osmanlı-Rus savaşıyla tekrar gündeme gelmiş fakat, Osmanlı’nın tüm cephelerde yenilmesi sonucunda bütün umutlar tükenmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın Rusya’yı ilhakı sonucunda; Türkleri bir çatı altında toplamayı amaçlayan düşünceler tekrar canlanmış hatta örgütlenme hareketliliğinde bulunulmuş ancak, 1944 sonunda bu hareket zamanın hükümeti tarafından bastırılmış ve koğuşturmaya uğramıştır. Günümüze yani Sovyetlerin dağılmasına kadar geçen sürede zemin bulamayan bu düşünce, özellikle Elçibey yönetimindeki Azerbaycan’ın ve Orta Asya Türk cumhuriyetlerinin bağımsızlığı ile tekrar canlandırılmaya çalışılmaktadır. Ancak, hayal mahsûlü olan bu düşüncenin gerçekleşmesi imkansız görülmektedir.

c- Türkçülük Mücadelesi ve Yöntemleri

Zikrettiğimiz tüm bu kaynaklar ve ilişkiler sonucunda ortaya çıkan etkilenmeler, millet fikrinin Türkler arasına kök salmasını sağlamış. Türk ve Türkiye kelimelerine itibar kazandırılarak mücadele başlamıştır. Özellikle 1908 ile 1912 yılları arasında kurulan; Türk Derneği Cemiyeti, Türk Yurdu Cemiyeti, Türk Ocağı Cemiyeti, Türk Bilgi Cemiyeti gibi teşekküller Türk ve Türkçülük mücadelesinin merkezleri olmuşlardır. Fikirlerini ise; Genç Kalemler, Halka Doğru, Yeni Mecmua, Büyük Mecmua, Yeni Fikir, Vakit, Türk Yurdu, Hakimiyet-i Milliye gibi dergiler aracılığıyla yaymaya çalışmışlardır.

Mücadele yöntemlerini incelediğimizde diğer milliyetçi akımlar (Arap-Fars) tarafından izlenilen yolun, Türk milliyetçileri tarafından da izlendiği görülmektedir.

Araplar gibi Türkler de İslam’ın bayraktarlığıyla övünmüşler, fikirlerini desteklemek için de ayet ve hadislerden deliller getirmeye çalışmışlardır. “Ulu Tanrı diyor ki: Benim Türk adı verdiğim bir ulusum ve ordum vardır. O’nu doğuda oturturum, yolunu şaşıran herhangi bir kavme o ordumu görevli kılarım.”28 hadisi(!) gibi birçok uydurma haber bu mücadelede kullanılmıştır.

İslam anlayışı ile eski Türkler’in inançları arasında karşıtlığın bulunmadığı dile getirilerek, İslamiyet öncesi tarihle, yeni anlayışlarını temellendirmeye çalışmışlardır. Türk olmadıkları halde, İslam dininin yayılmasına, hakimiyetine ve birikimine büyük darbe vurmuş, yıllarca İslam yurdunu talan ederek kan ve zulme boğmuş Cengiz Han, Hülagü Han ve Timurlenk gibi müşrik Moğol hükümdarlarını Türk kahramanları gibi tanıtmışlardır.

- Putperest ecdad isimlerini gündeme getirmişler ve çocuklarına bu isimlerden koymuşlardır. Ayrıca mitolojik hurafelerle Ergenekon’dan Kurtuluş Bayramı diye yeni milli bayramlar icad etmişlerdir.

- Şarkiyatçıların teorilerine paralel olarak, Moğollar’ın ve Hunlar’ın Türklüğünden bahsedilerek “Turan” yelpazesini genişletme çabalarına kapılmışlardır.

Sonuç olarak; Türkçülük mücadelesinin gelişiminde, en genelde şu üç aşamayı görmek mümkündür: Önce İmparatorluk döneminde, Oğuz Han nesline dayanan ve Namık Kemal’in “cihangirane bir devlet çıkardık bir aşiretten” diye övdüğü bir anlayış vardı. Ziya Gökalp pergeli biraz daha açarak, daireyi Turan düşleri ile Börteçene, Alagonya efsanelerine vardıracak kadar genişletici bir Türkçülük nazariyesi geliştirdi. Üçüncü ve son aşamada ise M. Kemal pergeli sonuna kadar açarak, Türklerin en eski uygarlıkları yaratan kavim olduğunu en yeni ve ilmi batı araştırmalarına, batı bulgularına ve kazılara dayanan modern kavramlarla göstermek istedi. (Güneş Dil Teorisi ve Türk Tarih Tezleri gibi) Türkçülük mücadelesi daha sonra partileşerek, değişik şekillerde günümüze kadar gelen bir ideolojik akım olma özelliğini göstermiştir.

Son tahlilde; Türk ulusçuluğunun bütün safhaları, yerli bir kültür ürünün sonucu olarak belirmemiştir. Batının, uluslararası buhran koşullarında, politik amaçlarla Türk aydınlarına şırınga ile enjekte ettiği bir program olmuştur. Bu politik program ve bunun iletiliş mekanizması, bugün bile tam olarak ortaya konulmuş değildir. Fakat biliyoruz ki “yönetici ulus”, “asker ulus” diye Türkleri övenler ve onlara Orta Asya’yı gösterenler, aynı zamanda Türkleri “anlayışı kıt” “uygarlığa yeteneksiz” olarak görüyorlardı. Bizim yazar ve aksiyonerlerimiz bunların fikirlerini -tabi sansür ederek- almışlar ve “asker ulus”la övünmüşlerdir.

3- Fars Milliyetçiliği

Abbasiler’in Emeviler karşısındaki tutum ve davranışları, Fars milliyetçiliğinin ilk şekli olarak belirtilir. Ancak modern manadaki Fars milliyetçiliği de diğerleri gibi 19. yüzyılda başlamaktadır.

Temel olarak hiçbir ulusçuluğun İslam’la uyuşmayacağı gerçeğine rağmen, Fars ulusçuluğu, Arap hemcinsine nazaran İslam’la daha fazla çelişmektedir. Bu ayrımın çeşitli nedenleri bulunmaktadır. Nakavi’ye göre: “İran’ın Osmanlı İmparatorluğu’na dahil olmadığından, İran’ın parçalanması da söz konusu değildi. Dolayısıyla batılıların bütün çabaları, İran’da batı düzeni ve kültürünü yerleştirmeye, ayrıca İslami bir hükümetin işbaşına gelmesini önlemeye yönelikti. Bu yüzden İran’da en çok meşrutiyet, demokrasi ve liberalizm üzerinde duruyorlardı.”29 Ancak milliyetçilik de bu fikirlerle İran’da kendini göstermiş bir akımdır.

Fars milliyetçiliğinin oluşum ve gelişiminde de diğer milliyetçi akımların izlediği metodların hemen hemen aynısı izlenilmiştir.

Onlar da İslam öncesi tarihlerini yadetmişler ve bir övünç kaynağı haline getirmişlerdir. Bunu somut olarak Rıza Şah döneminde görebilmekteyiz. “O, İslami sembol ve değerler pahasına da olsa İran’ın İslam öncesi uygarlığını yücelterek, sistematik-kültürel milliyetçilik politikasını icra etmeye çabalamıştır.”30 Pers ve Sasani uygarlıklarının muhteşemliği anlatılarak, üstünlük kaynağı olarak gösterilmeye çalışılmıştır. İran milliyetçileri İslam’a tavır almalarına rağmen zaman zaman halkın duyarlılığım göz önünde bulundurarak, fikirlerini İslam’la desteklemeye çalışmışlardır, Hakim, Ebu Hüreyre’nin şu hadisi rivayet ettiğini söylemiştir. “İnsanların içinde İslam’dan en çok nasibi olan ehl-i Farstır.”31

4- Kürt Milliyetçiliği

Kürt milliyetçiliği de diğer milliyetçi akımlar gibi, batılılar ve batıcı aydınlar tarafından bölgeye getirilmiş bir anlayıştır. Türk milliyetçiliğinin başlangıcında olduğu gibi, ilk önce “Kürt ve Kürtlük” kelimelerine itibar kazandırılmaya çalışılmıştır. 1700′lerden itibaren Kürtler’le ilgili yapılan çalışmalarda, ortaya konulan ırk kuramlarını desteklemek için çaba gösteren müsteşrikler, Kürt Dili ve Kültürü konularını önceleyerek, bu sahada araştırma yapmışlardır. Michealis ve Schlö’tzer gibi 18. yüzyıl müsteşrikleri, Kürtler’in dili ve kültürü konusunda kesin belgeler toplama gereği üzerinde durmuşlardır. Yine aynı dönemde İtalyan Garzoni ve Soldini; Kürtçe gramer ile ilgili ilk çalışmaları yapmışlardır.32

19. Yüzyılın ilk yarısı ise, Kürdistan, Kürtler, Kürt Dili, Kürt Tarihi, Kürt Lehçeleri ve Aşiretleri, İslam öncesi Kürt inançları, v.b. gibi konuların yoğun olarak işlendiği bir dönem olmuştur. Bu konularda araştırma yapan araştırmacılara baktığımızda da; E. Rödiger, A. F. Pott, Rus bilgini Kunik Renan, Dorn, P. Lerch, Minorsky33 gibi müsteşrikleri görmekteyiz. “Kürtlerle ilgili bu araştırmalarda, Ruslar tarafından yapılan çalışmaların büyük bir yekûn tuttuğu ve bu sahada gerçekleştirilen çalışmalar üzerinde belirleyici tesirler icra ettiği görülmektedir.”34

Kürt milliyetçiliğinin gelişim seyrine baktığımızda; zikrettiğimiz araştırmalar çerçevesinde kendilerini, 5000 yıllık bir tarih içerisinde açıklamaya çalışarak, çeşitli devlet ve uygarlıklara (Guti Devleti, Kassit, Mervani, Sasani ve Sümer uygarlığı v.b.) dayandırmaya çalışmışlardır. Ayrıca, Kürt ırkını çeşitli uygarlıkların kurucusu olarak ilan etmeye kalkışmışlardır. (Türklerin yaptığı gibi)

Sonuçta, Kürt ulusu ile ilgili çalışmalar, 18. ve 19. yüzyılda şarkiyatçılar tarafından yapılmıştır. Fakat Kürt ulusçuluğu, diğerleri (Türk, Arap, Fars) gibi 19. yüzyılda uyandırılmamıştır. Uyandırılmamasının da nedenleri bulunmaktadır, ancak bu nedenler konumuzun çerçevesi dışındadır,

C- SONUÇ

Yukarıda ortaya koymaya çalıştığımız İslam coğrafyasındaki farklı milliyetçi akımlara baktığımızda en genelde, bazı ortak özelliklerle karşılaşmaktayız. Genel olarak “tek merkezden” enjekte edilen bir anlayış olduğunu göstermesi açısından önemli olan bu ortak özellikleri şöyle sıralayabiliriz

Ortak Özellikler

- Hemen bütün milliyetçi akımlar, batıcı aydınlar, müsteşrikler tarafından başlatılmış ve batılılar tarafından da desteklenmişlerdir.

- İslam coğrafyasında yaşayan milletlerin ulus olma bilinci sürecinin başlangıcında, ulusların İslam öncesi sahip oldukları dinler gündeme getirilerek, cahili motifler işlenmeye çalışılmıştır.

- Daha önceki dinlerinin aslında 19. yüzyıl medeniyetiyle tezat oluşturmadığı, geri kalmışlığın nedeninin ise İslam olduğu tezleri işlenilmeye çalışılmıştır. Örneğin, “Türklerin eskiden -İslam öncesi- demokrat ve feminist olmaları gibi.”35

- İslam öncesi tarih ve kahramanlar hatırlatılarak bir ulusal övünç kaynağı sayılmıştır.

- Ulusların İslam öncesi kullandıkları isimleri tekrar canlandırılarak, yaygınlık kazandırılmaya çalışılmıştır.

- İslam öncesi efsanelerden yola çıkılarak yeni milli bayramlar geliştirilmiştir. Ergenekon’dan Çıkış, Nevroz ve Mihrican Bayramları gibi.

- Bütün uluslar kendilerini, kutsal bir temele dayandırmak için ayetleri delil getirerek uydurma hadisleri kullanmışlardır.

- Hemen bütün uluslar, ulusal bir temele dayanmak için yeniden tarih yazmaya soyunmuşlar ve İslam bu tarih sayfalarının az bir kısmını oluşturmuştur. Hatta bazı tarihçiler tarafından görülmemezlikten gelinerek atlanmıştır.

- İslam dünyasındaki milliyetçilik akımları, batıdakilerden farklı olarak laiklik, demokrasi gibi akımlarla paralellik arz etmektedir. “Batı Avrupa milliyetçiliğinde Protestanlığın, Bulgar ve Sırp milliyetçiliğinde Doğu Ortodoks Kilisesi’nin büyük rolü olduğu bilinmektedir.”36

-İslam coğrafyasında baş gösteren bütün milli akımlar; Batılılar tarafından kurulan Türkoloji, Kürdoloji, Araboloji gibi Şarkiyat Enstitülerinde yetiştirilen şarkiyatçılar tarafından geliştirilmiştir. Bu özellikleri alt başlıklar altında daha fazla çoğaltmak mümkündür.

Batıda doğup-gelişen ve daha sonra yaygınlaşan milliyetçilik akımı, İslam coğrafyasında mevcud duruma sebep olmuş bir akım olarak, halen etkinliğini çeşitli şekillerde hissettirmeye devam etmektedir. Söz konusu akım, günümüz İslam coğrafyasında bölünmüş, bağımlı yapay ulus devlet ve şeyhliklerin oluşmalarına neden olmuştur. Bu akım başlangıcından itibaren karşısında; Tevhid’i önceleyen ve mustazaf halkların gelecek umudu ve kurtuluşu haline gelen, gün geçtikçe de güçlenen ümmetçi anlayışları bulmuştur.

Notlar:

1. KOHN, Hans; Milliyetçilik, s. 4, İst, 1944

2- CARR, Edward H.; Milliyetçilik ve Sonrası, s.45, İletişim Yay. İst. 1990

3- GELLNER, Ernest; Uluslar ve Ulusçuluk, s.81, İnsan Yay. ist. 1992

4- ŞENEL, Alaaddin; Irk ve Irkçılık Düşüncesi S.14, Bilim ve Sanat Yay. Ank. 1984

5- ŞENEL, Alaaddin; A.g.e. s.14

6- ŞENEL, Alaaddin; A.g.e. s.15

7- KEDOURİE, Elie; Avrupa’da Milliyetçilik, Sos. İ. Komisyon Yay. Ank. 1971

8- GÖKALP, Ziya; Türkleşmek, İslamlaşmak Çağdaşlaşmak, s.22, İnkılap ve Aka Yay. İst. 1976

9- NAKAVİ, Muhammed; İslam ve Milliyetçilik, s. 31 Bengisu Yay. İst. 1992

10- GÖKALP, Z.; A.g.e. s.50

11- DÜZDAĞ. M. Ertuğrul; Türkiye’de Irkçılık ve İslam Meselesi, s.328. 329, Med Yay. ist, 1978

12- İNAYET, Hamid; Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, s .260-261, Yöneliş Yay. İst. 1991

13-NAKAVİ, M. A.g.e. s. 39

14-NAKAVİ, M. A.g.e. s.30

15-İNAYET, H. A.g.e. s.281

16- TİMUR, Taner; Osmanlı Kimliği, s. 103-105, Hilal Yay. ist.1986

17- TİMUR, Taner; A.g.e. sh112

18- KUSHNER, David; Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, s. 12-15, Kervan Yay. ist. 1979

19-TİMUR, Taner; A.g.e. s.112-114

20- HEYD, Uriel; Türk Ulusçuluğunun Temelleri, s. 126 Kültür Bak Yay. Ank., 1979

21- DUDA, Ord. Prof. Herbert W.; Hilafetten Cumhuriyete Geçiş, s .114. T.K.A.E. Yay. Ank. 1939

22-ERSOY, M. Akif; Safahat, s. 190. İz Yayınları İst. 1991

23- DÜZDAĞ, M. E. A.g.e. s.46

24- GÖKALP, Ziya; Türkçülüğün Esasları, s. 13

25- HEYD, Uriel; A. g. e., s. 15-17,

26- DÜZDAĞ, M. E.; A. g. e., s. 46

27- AKÇURA. Yusuf; Yeni Türk Devletinin Öncüleri, s. 159. Kültür Bak. Yay. Ank. 1981

28- Divan-ı Lügatü’t Türk’ten Aktaran ALİ KEMAL MERAM; Türkçülük ve Türkçülük Mücadeleleri Tarihi, s . 42, Kültür Kitabevi, İst. 1969

29- NAKAVİ, M., İslam ve Milliyetçilik, s. 29, Bengisu Yay. İst.1992

30- İNAYET, Hamit; Çağdaş İslami Siyasi Düşünce, s. 226, Yöneliş Yay. İst. 1988

31- DÜZDAĞ, Ertuğrul; Türkiye’de Irkçılık ve İslam Meselesi, s. 110, Kervan Yay, İst. 1979.

32- NİKİTİN, Bazil; Kürtler, s. 29, c.1 Özgürlük Yolu Yay. İst. 1976

33- NİKİTÎN, Bazil; A.g.e. s. 30

34- İSMAİL AKSU, Dünya ve İslam, “Kürt Meselesi ve Ulusçuluk Üstüne”, Yaz 1991, 7. Sayı s. 13

35- GÖKALP, Ziya; Türkçülüğün Esasları, s, 158, M.E.B.Yay. îst. 1991

36- Ed. GIYASEDDİN, E.; İslam Dünyası ve Milliyetçilik, s. 57. Pınar Yay. İst. 1991.

Haksöz-Haber

Haksöz Dergisi - Sayı: 33 - Aralık 93

Alparslan Türkeş resimleri

Başbuğ

Başbuğ

Muhsin Yazıcıoğlu Kimdir ?

Muhsin Yazıcıoğlu, 1954 yılında Sivas’ın Sarkışla ilçesi Elmalı Köyü’nde bir çiftçi ailesinin oğlu olarak doğdu. İlk ve orta öğrenimini Şarkışla’da yaptı.

Yüksek öğrenimini yapmak üzere 1972′de Ankara’ya geldi. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nde tamamladı.

1968′de cemiyet (dernek) çalışmalarına başladı. Şarkışla’da Genç Ülkücüler Hareketi’ne katildi. Ankara’ya geldikten sonra ise, Ülkü Ocakları Genel Merkezi’nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla; Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptı. (1977-78).
1978′de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği’nin kurucu Genel Başkanı oldu. 1980 yılına kadar MHP’de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulundu.12 Eylül 1980′de yapılan askeri darbenin ardından, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanığı olarak cezaevine konuldu. 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl Mamak Cezaevi’nde kalan Muhsin Yazıcıoğlu, 7,5 yıl cezaevinde kaldığı bu davadan herhangi bir ceza almadı.

Cezaevinden çıktıktan sonra, mağdur olmuş ülkücülere ve onların ailelerine yardim amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı’nın başkanlığını yaptı.1987′de arkadaşları ile birlikte MÇP’de siyasete girdi. MÇP’de Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu.1991 genel seçimlerinde üç partinin oluşturduğu ittifak bünyesinde, milletvekili adayı oldu. “O, inançlarınızı Meclis’e taşıyacak” sloganıyla, Sivas’tan milletvekili seçildi.1992 yılı Temmuz ayında, “içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı için” bir grup arkadaşı ile birlikte MÇP’den ayrıldı. 29 Ocak 1993 tarihinde Büyük Birlik Partisi kuruldu ve bu partinin Genel Başkanlığına seçildi.24 Aralık 1995′te yapılan erken genel seçimlerde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak, yeniden meclise girdi. 28.02.1996 tarihinde ANAP’tan istifa ederek, BBP’ye döndü.26 Nisan 1998′de yapılan 3. Büyük Kurultay’da, 8 Ekim 2000 tarihinde yapılan 4. Büyük Kurultay’da, 2 Haziran 2002 tarihinde yapılan 1. Olağanüstü Büyük Kurultay’da,20 Temmuz 2003 tarihinde yapılan 5. Olağan Büyük Kurultay’da,30 Nisan 2006 tarihinde yapılan 6. Olağan Büyük Kurultay’ta ve 15 Nisan 2007 2.Olağanüstü Büyük Kurultayda tekrar BBP Genel Başkanlığına seçilmiştir.

22 Temmuz Erken Genel seçimlerinde BBP’nin seçimi protesto etmesi sebebiyle partisinden istifa ederek Sivas’tan bağımsız milletvekili adayı olup 23. dönem milletvekiliğine seçilmiştir.Daha sonra BBP’ye katılarak TBMM’de Büyük Birlik Partisi Sivas Milletvekili olarak BBP’yi Meclis’te temsil etmiştir.19 Ağustos’ta yapılmış olan BBP’nin 3.Olağanüstü Büyük kurultayında tekrar Genel Başkan olmuştur.

Ramazan: Monat des Quran,mustafa islamoglu

Ramazan: Monat des Quran

Die Verunreinigung von 11 Monaten haftet uns an. Dies ist nicht zu vergleichen mit einer schmutzigen Hand oder einem unsauberen Fuß. Denn so eine Verschmutzung könnte man abwaschen.
Es handelt sich um eine Verschmutzung des Herzens, der Gedanken, des Verständnisses oder vielmehr um eine Verschmutzung der Vorstellungswelt in den Köpfen der Menschen.
Die Verschmutzung von Wissen ist eine der akutesten Krankheiten unserer Zeit. Der Mensch, dessen Herz und Wissen unrein sind, überträgt diese Krankheit auf alles, womit er in Kontakt tritt. Das Wort, der Gedanke und das Gefühl werden beschmutzt. Liest dieser Mensch mit unreinen Gedanken den Quran, überträgt sich diese Gedankenverschmutzung auf das Vorstellungsbild desjenigen über den Quran.

Den süßen Geschmack einer gottesdienstlichen Handlung kann man nicht mehr wahrnehmen, genauso wenig wie man das schmackhafteste Essen auf dieser Welt genießen kann, wenn es auf einem dreckigen Teller serviert wird.

Die Verschmutzung von Wissen und Verstand, Herz und Gefühlswelt sind nicht so leicht zu reinigen, wie verschmutzte Organe. Sie können nicht einfach sagen „Einfach unters Wasser halten, wird schon sauber“. Es handelt sich um eine gefährliche Verunreinigung. Wenn die Verschmutzung immateriell also geistig moralischer Art ist, so ist der einzige Weg, sich davon zu reinigen, konsequenterweise auch auf dieser Ebene zu suchen.

Die von ALLAH bestimmten Ibadahs (gottesdienstlichen Handlungen) sind exakt die richtigen Mittel, um dem Menschen zu seiner Reinheit zu verhelfen. Sie sind von ALLAH bestimmt, weil Er den Menschen erschaffen hat und somit am besten weiß, wo die Schwachpunkte eines jeden liegen, sogar besser als diejenige Person selber! Hier schlägt sich folgender Quranvers nieder: „Wird Er denn nicht seine Schöpfung kennen?“.

Das Wissen über seine Geschöpfe, lässt Ihn die besten Rezepte schreiben, um dem Menschen die einzig wahrhaftige Möglichkeit zu geben, sich von seinen immateriellen Verschmutzungen zu säubern. Die Offenbarung (also der Quran) ist das Ergebnis dieser Rezepte und somit ein wahre Schatztruhe der Heilung.

Die Ibadahs sind für sich alleine genommen nicht das Ziel. Vielmehr sind sie als Mittel für viel höhere Ziele bestimmt.

Genauso wie das Fasten…Jede Ibadah hat seinen Zweck und seine Weisheit. Jedoch ist es so, dass manchmal der Zweck und die Weisheit nicht so offensichtlich im Quran niedergeschrieben sind. In diesem Fall muss man den Quran erst tiefgründig lesen und darüber nachdenken, bis man dahinter kommt.

Das Fasten aber fällt unter die erste Kategorie. Der Vers, welcher das Fasten zur Pflicht macht, fängt wie folgt an „Oh ihr Gläubigen! Das Fasten ist euch vorgeschrieben, wie es denjenigen vorgeschrieben war, die vor euch lebten“.
Nach dieser göttlichen Instruktion folgt direkt das Ziel, welches beim Menschen erreicht werden soll.
„Leallekum Tettekún: In der Erwartung, dass ihr eurer Verantwortung bewusst werdet.“

Ja, der Zweck des Fastens ist, in dem Menschen das Verantwortungsbewusstsein zu erwecken, es standhaft zu halten.

Aber wem gegenüber?
Erst einmal sich selbst, seiner Existenz gegenüber…Denn der Mensch ist die Krone der Schöpfung und wurde von ALLAH zu einem ganz bestimmten Zweck erschaffen.

Aufgrund dessen muss er nach dem Sinn und Zweck seines Daseins fragen, danach suchen und es finden. Dies ist die Verantwortung, die der Mensch sich selber gegenüber trägt und der er sich bewusst werden muss.

Wird der Mensch seiner Verantwortung sich selbst gegenüber bewusst, so wird er sich auch der Verantwortung gegenüber ALLAH bewusst werden. Dies ist mit den Worten des Qurans, die Taqwa.

Somit trägt das Fasten dazu bei, der Verantwortung in seinem Inneren gerecht zu werden, das Sättigen des schwächelnden Geistes zur Erstarkung desselben zu verwirklichen. Denn das elfmonatige Ernähren des Körpers hat die Ernährung des Geistes, des Verstandes und des Wissens in die hinteren Reihen verdrängt und somit zu seiner Schwächung geführt. Dabei wird der Mensch nicht zum Menschen wegen Knochen und Fleisch. Es ist der Geist, der Verstand, das Wissen, was den Menschen definiert. Deswegen muss der Mensch das ernähren, was ihn eigentlich zum Menschen macht.

Wenn der Mensch anfängt, das zu ernähren und stärken, was ihn zum Menschen macht, so wird sein Herz, welches vorher im Dunkeln war, ans Licht geführt. Zudem werden sein Verstand und sein Wissen ans Licht geführt. Sein vorher blindes Auge wird sehen können, sein Ohr hören, seine Nase Düfte vernehmen.

Diese geistige Entwicklung wird dazu beitragen, das Wissen des Menschen zu steigern und ihn durch die Ibadahs in eine aktive Beziehung zu seinem Herrn eintreten zu lassen.

Als Ergebnis dieser Entwicklung wird die Dienerschaft des Menschen zu ALLAH aufsteigen.
Als Antwort wird ALLAH die Funktion als der Herr (Rabb) seines Dieners übernehmen.

Von dem Menschen werden Duas (Bittgebete) aufsteigen.
Von ALLAH wird die Erwiderung darauf niederkommen.

Vom Menschen werden Fragen aufsteigen.
Von ALLAH werden Antworten herabsteigen.

Jedes „Emporsteigen“ mit der richtigen Adresse wird wie ein Miradsch für den Diener sein. Natürlich wird dies von ALLAH durch ein „Hinabsteigen“ quittiert. Und die Offenbarung ist eine Antwort von ALLAH auf die Frage nach dem Sinn des Lebens/ der Existenz der Menschen und die Antwort in Form der Annahme der Einladung, die der Mensch durch sein Verhalten an den Tag legt.

Der Anfang der letzten Göttlichen Offenbarung (Quran) kam in Mekka auf dem Berg Hira im Monat Ramadan nieder. Wir Gläubige bezeichnen den Monat Ramadan als Sultan der 11 Monate, weil der Quran in diesem Monat geboren wurde. Denn der Quran ist das höchste der Worte und in diesem Monat wurde der verdunkelte, verschmutzte Horizont der Menschen erhellt und gesäubert.

Wenn die Offenbarung (Quran) den Monat und die Nacht, in der er niederkam (lai´l atul Qadir), so wertvoll macht, dass sie wertvoller als 1000 Monate (83 Jahre) ist, dann, oh Ihr Menschen, könnt Ihr euch vorstellen, was geschieht, wenn diese Botschaft in Eure Herzen, in Euer Leben, in Euer Haus, in Eure Stadt, in Euer Land Einzug nimmt? Könnt ihr Euch vorstellen, wie viel Ihr an Wert gewinnen werdet? Habt Ihr je daran gedacht?

Der Ramadan muss der Monat sein, in dem wir eins werden mit dem Quran. Der Quran darf nicht nur in unserer Hand und auf unserer Zunge sein, er muss in unseren Herzen, in unserem Verstand und somit in unserem Leben Einzug finden.

Damit der Quran in unser Leben übergehen kann, müssen wir unser Vorstellungsbild, unseren Verstand und unsere Persönlichkeit vom Quran errichten lassen. Wir müssen aufhören damit den ehrwürdigen Quran noch weiter erhöhen zu wollen (Falscher Respekt durch bloßes Aufhängen an der Wand). Stattdessen müssen wir den Quran dazu nutzen, unsere Stellung (ALLAH gegenüber) zu erhöhen.
Wenigstens müssen wir in diesem Ramadan Folgendes sagen können: „Oh mein Herr, ich bitte dich um Vergebung, weil ich die Botschaft, die du mir geschickt hast, bis heute nicht gelesen habe“, um sodann unsere innere zerstörte Welt vom Quran wieder erbauen zu lassen.

Dies müssen wir nicht nur für uns, sondern auch für diejenigen, die auf diese Offenbarung angewiesen sind, tun. Ebenfalls für den Iman, welcher auf diesem Boden einer dunklen und unterdrückten Zukunft entgegenblickt.

Herzlich Willkommen Ramadan, auf dass auch Du uns herzlich Willkommen heißen mögest!

Original von Mustafa Islamoglu
Quelle: www.mustafaislamoglu.com
Übersetzt von der islamischen denkfabrik

Muhtelif tarafından gönderildi. Etiketler: , . Yorum Yok »

Mustafa islamoglu,Ist das Gewissen eine Vorbedingung für einen verinnerlichten Glauben?

Der Qur’an antwortet darauf mit einem klaren “Ja!”. Ein Schüler, der nach Wissen trachtet, wird diese Stelle im Heiligen Qur’an genauer betrachten wollen.

Es empfiehlt sich dies in Kapitel 90, im Qur’an, nachzulesen:

“Meint der Mensch, niemand habe Macht über ihn? Und behauptet er: “Ich habe viel Gut aufgewendet, um meine jetzige Position zu erreichen.”

Und meint er, niemand könne ihn sehen?

Haben Wir ihm nicht zwei Augen zugeteilt; dazu noch eine Zunge und zwei Lippen? Und haben Wir ihm nicht die beiden Wege zu Gut und Böse gezeigt?!

Doch er unternahm nichts, um die steile Klippe zu ersteigen, hinter welcher sich das Paradies befindet.

Und was lehrt dich wissen, was die steile Klippe ist?

Einen weiteren Menschen von seinen Ketten befreien; oder am Tage der Hungersnot einen Hungrigen zu speisen, z.B.: eine nah verwandte Waise, einen Obdachlosen, einen Heimatlosen, einen Armen, der heruntergekommen und armselig ist. Erst dann zählt man zu den Gläubigen und kann andere Menschen zur Wahrheit und dabei zur Standhaftigkeit ermahnen.” (Qur’an 90:5-17)

Die Finesse liegt am Anfang des 17. Verses, nämlich bei der arabischen Konjunktion “summa”, welcher im Deutschen die Bedeutung “erst dann” zugewiesen wird.

Zunächst wird der Mensch, der durch Vermögen und Macht seine Grenzen überschreitet und hochmütig geworden ist, daran erinnert, dass diese Dinge von Gott verliehene Darlehen sind. Danach wird erwähnt, dass die positive Unterscheidungsfähigkeit zwischen Gut und Böse Gegenleistungen mit sich bringt. Diese Gegenleistungen konkretisieren sich in folgenden sozialen Bereichen: Jemandem wird seine Freiheit wiedergegeben, der Hunger eines Bedürftigen wird gestillt, einem Waisenkind wird ein Schutz bzw. ein Zufluchtsort geboten, einem Obdachlosen wird eine Unterkunft zur Verfügung gestellt. All diese Dinge sind Bestandteile des Qur’ans, die einem als „zur Rechtschaffenheit führende Handlungen“ vertraut sind. Gottesdienstliche Handlungen, wie das Gebet oder das Zahlen der Armensteuer, sind gute und schöne Taten, die als Verantwortung des Individuums zu betrachten sind.

Und genau an dieser Stelle taucht folgender Qur’an-Vers auf: “Erst dann zählt man zu den Gläubigen…”

Die Fragen, die sich jetzt auftun und den Verstand regelrecht überrollen, sind zweierlei: 1. Entsteht das Bewusstsein für soziale Verantwortung - wie z.B. jemandem seine Freiheit wiederzugeben, den Hunger eines Bedürftigen zu stillen oder einem Waisenkind Schutz zu gewähren - bereits vor dem Übertritt zum Islam? Ist dieses Bewusstsein ohne Glauben etwas wert?

Hier nehmen die Wortspekulationen, über die Bedeutung der Präposition “summa”, ihren Lauf. Die Bejahung dieser letzten Frage hat dem großen andalusischen Qur’an-Interpreten, Abu Hayyan, anscheinend nicht zufrieden gestellt, sodass er folgenden Kommentar zu diesem Qur’an-Vers schrieb: “Erst dann” ist hier nicht zeitlich gemeint. Ein anderer Qur’an-Interpret, Al-Radhi, hat diese Herangehensweise noch genauer dargelegt. Die größte Herausforderung liegt darin, das “summa”, welches die Bedeutung “erst dann” hat, den gängigen theologischen Ansichten anzugleichen.

Zweifellos ist der Glaube die Grundlage für aufrichtige Taten. Besteht keine Feinheit und Sensibilität darin, dass der Qu’ran an dieser Stelle den Begriff “summa” gebraucht?

Wie können wir von der Sprache Sicherheit erwarten, wenn wir diese Frage mit „Nein“ beantworten und wir diese Präposition einfach ihrer ursprünglichen Bedeutung entreißen und ihr einen Inhalt zugrunde legen, der ursprünglich nicht vorhanden war. Wenn wir uns bei dieser Angelegenheit nicht sicher sein können, wo dann? Wie könnten wir uns denn sonst verständigen und einigen?

Hier sei an die ewige Meinungsverschiedenheit zwischen den Sprachwissenschaftlern, die „wörtlich“ auslegen und  solchen, die die inneliegende Bedeutung vorziehen.

Der leidenschaftlichste Verfechter, der Theorie, die eine gemeinsame Verwendung der Präpositionen, insbesondere der Harf-i jar’s (ein Überbegriff für Präpositionen in der arabischen Sprache) vertritt, war Ibn Khischam (8. Jh.), Sprachwissenschaftler und Autor des Werkes Tafsir-i Mugni. Falls man diese Annäherung akzeptieren sollten, würde man sehr leicht folgenden Standpunkt vertreten: “Man könnte doch auch ein beliebig anderes Wort einsetzten!”

Abu Khilal al-Askari, ein Vertreter der Abu Ali al-Farisi Schule, war ein Semantologe. Dieser zitierte, im Gegensatz dazu, folgende Aussage von Ibn Durustavayh: “Dies ist das Vernichten der Authentizität der Worte und der Erkenntnis der Sprache; und dies steht im absoluten Wiederspruch zu den Methoden Rationalismus und Vergleich.” (al-Furuq)

Die Meinung, man könne die Präpositionen untereinander beliebig austauschen, ist auch dieselbe, die behauptet, dass im Qur’an Präpositionen zur Vervielfältigung vorhanden sein. Wenn man beginnt die Dinge auf diese Art zu betrachten, dann kommt man zu dem eben genannten Standpunkt. Obwohl im Qur´an keine Vervielfältigung ist. Beispielsweise dienen die “ba´s” vor den Stammaussagen nicht zur Vervielfältigung, sondern sind ein Teil der orginellen Art des Qur´an und haben die Bedeutung, dass keine Möglichkeit und/oder Wahrscheinlichkeit besteht die Verben ins Negative zu setzen.

Das “summa” im Qur’an (90:17) drückt aus, dass ohne Gewissen auch kein Glaube vorhanden sein kann. Es zeigt, dass sich am Anfang das Gewissen und später, darauf aufbauend, der Glaube entsteht. Diese Verse sind gewissermaßen die Interpretation des Ausdrucks im Qur’an (2:2): “Dieser Qur’an ist eine Rechtleitung für die Gottesfürchtigen.” Es ist eine Antwort für diejenigen, die sich fragen, “Warum kommt die Gottesfurcht vor der Rechtleitung?”. Die Gottesfurcht vor der Rechtleitung ist zugleich eine Aufforderung Verantwortungsbewusst zu sein. Dies Verdeutlicht der Qur’an in seinem 107. Kapitel und spricht die Gewissenlosen an, die sich ihrer moralischen Verantwortung entziehen. “Wie bedauerlich für die Gottesdienstausübenden, wenn es etwas derartiges sein sollte” (107:4). Hier sei zusätzlich erwähnt, dass der Qur’an den Gesandten an einer Stelle “Du (Muhammad) wusstest vorher nicht, was das Buch ist und was der Glaube ist” und denselben Gesandten an einer anderen Stelle “du bist von großartiger Lebensart” beschreibt.

Nach all diesen Erläuterungen können wir nun die letzten drei Verse des Kapitels 90 lesen:

“Ja! So sind diejenigen, die ein Gewissen haben. Und diejenigen, die bei der Verleugnung beharren, sind die, die keinen Gewissen haben: Auf jene, ist ein unbeschreibliches Feuer gelenkt”

Folglich ist der Zweck des Glaubens die Treue zum Gewissen seid.

Mustafa Islamoglu
Übersetzung durch:

www.vdmev.de

Nazlı Ilıcak-SABAH Hürriyet ve Taraf

Nazlı Ilıcak-SABAH

Hürriyet ve Taraf
HÜRRİYET’İN Taraf gazetesinin kullandığı üç kuruşluk krediye kafasını takmasının bir başka sebebi olması gerekir. Herhalde “temiz toplum” adına bu yayınları yapmıyor. Ahmet Altan, Taraf değil ama, Taraf’ı çıkartan Alkım Yayınevi’nin kamu bankasından toplam 300 bin YTL kredi kullandığını açıkladı.
“Devletin gazetesi denilen Hürriyet, acaba, Taraf’ı yıpratmakla mı görevlendirildi?” diye düşünmeden edemiyorum. Baksanıza, darbe günlüklerinde hedef, Aydın Doğan’ı ikna edip, kendi çizgilerine çekmek. Baskılara iyi direnmiş Aydın Bey. Ama, belki de kendisi fark etmeden gazetesini kullanıyorlar. Taraf’a saldırıyı ancak böyle yorumlayabilirim. Daha önce de, bazı konularda iyi imtihan vermedi bu gazete. Hem Ahmet Taner Kışlalı, hem de Necip Hablemitoğlu cinayetlerinin ilk değerlendirmesi “derin devletin” parmak izlerini gösteriyordu. Ama birkaç gün sonra Hürriyet, tam aksi istikamette yayın yaptı.
Taraf’tan Alper Görmüş gibi, ben de sormak istiyorum: “Kışlalı öldürülünce, ’Yine o meçhul fail’ diye olayı değerlendiren Hürriyet, neden daha sonra faili meçhul cinayet izlenimini silecek şekilde haber yapmıştı? Hablemitoğlu cinayetinde, ilk gün ’Derin suikast’ manşetini atmışken, niçin 5 gün sonra Kubilay ile Necip Hablemitoğlu’nu aynı çizgide göstermişti?”
Patrondan kaynaklansa, Milliyet veya Radikal de paralel yayın yaparlardı. Öyle olmadığına göre, demek Hürriyet, farklı mecralardan beslendiği için, aynı grubun diğer yayın organlarıyla ters düşüyor.

Medya tarafından gönderildi. Etiketler: . Yorum Yok »

Türk milli kültürünün temeli

Türk Milli Kültürünün Temeli

Gerçekten de, en güçlü olduğu çağlarda bile Müslüman Türk’ün, diğer halkları aşağı gören veya sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat çekicidir. Halkı ezen, sindiren, adaletten habersiz yönetici tipinin ön planda olduğu materyalist Batı anlayışı, “Cihan Hakimi” olduğu devirde bile, Müslüman Türk yöneticilerde asla görülmemiştir.

Türk Milleti’nin sahip olduğu “hars”, son derece şerefli bir tarih ve üstün bir karaktere dayanmaktadır. Türkler, tarih boyunca asla esaret altında yaşamayı kabul etmemiş ve 16 bağımsız devlet kurmuş bir millettir. Tarih boyunca mertlikleri vedürüstlükleri ile tanınmışlar, zulüm ve adaletsizlikten uzak karakterleriyle düşmanlarının bile takdirlerini toplamışlardır.

İslam tarihi incelendiğinde, Abbasi Devleti’nin son zamanlarından itibaren İslam sancağının el değiştirdiği dikkat çekmektedir. Selçuklular’la başlayan bu dev süreç Osmanlı’yla devam etmiş ve bu asırlar İslam’a büyük hizmetlerin yapıldığı ve müslümanlığın en geniş coğrafi alana, en geniş insan kitlelerine ulaştırıldığı dönemler olmuştur.

Halkımızın İslamiyet’le şekillenen karakterinin en dikkat çeken özelliği, haksızlığa ve zulme karşı olan tepkisidir. Türk halkı, tarih boyunca birçok imparatorluklar ve süper devletler kurmuş, üç kıtaya nizam vermiştir. Adalet ve hoşgörü prensipleri üzerine kurulu Türk devlet anlayışı, özgürlüğün, barışın ve huzurun güvencesi olmuştur. Tarih sahnesinde Müslüman Türkler hemen her dönemde, “yönetici” vasıflarıyla boy göstermişler, adaletli ve merhametli yönetimleriyle örnek teşkil etmişlerdir. Türk Milleti, tarihin hiç bir döneminde zalime destek vermemiş ve her zaman ezilenin, mazlumun yanında yer almıştır.

Farklı kültürlere ve inançlara sahip, farklı dilleri konuşan birçok milleti aynı bayrak altında ve büyük bir hoşgörü çerçevesinde sevgi ve saygı hudutları içinde yaşatabilmek elbette önemli bir başarıdır. Ünlü düşünür ve yazar Voltaire (1694-177 8) Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler adlı eserinde bu gerçeğe şöyle dikkat çekmiştir:

Türklerin sanatı kumandanlıktır. Otuz milleti bayrağı altında toplayan bir devlet kurmayı başarmışlardır. Türk İmparatorluğu Avrupa devletlerinden hiçbirine benzemez…..

Büyük tarihçilerimizden İ. H. Uzunçarşılı da, Voltaire’in işaret ettiği bu gerçeği Osmanlı Tarihi eserinin 1. cildinde şu cümlelerle tasdiklemiştir:

Osmanlılar işgal ettikleri bölgelerde; o güne kadar ezilmiş, hor görülmüş insanlara düşünce ve vicdan özgürlüklerini tanımışlar, haksız tutumlara son vermişler, vergi angaryalarını ortadan kaldırmışlar; kısacası halkla kaynaşma yoluna gitmişlerdir.

Gerçekten de, en güçlü olduğu çağlarda bile Müslüman Türk’ün, diğer halkları aşağı gören veya sömüren bir bakış açısı taşımaması dikkat çekicidir. Halkı ezen, sindiren, adaletten habersiz yönetici tipinin ön planda olduğu materyalist Batı anlayışı, “Cihan Hakimi” olduğu devirde bile, Müslüman Türk yöneticilerde asla görülmemiştir.

Müslüman Türk Milleti, şartların gerektirdiği türlü zorluklara her zaman katlanmış, mukaddes değerleri uğrunda her türlü sıkıntıya seve seve talip olmuştur.

Ahlaki değerlerine, dinine, milliyetine, bağımsızlığına, hürriyete ve adalete düşkün Müslüman Türk Halklarının omuz omuza vererek büyük bir güç haline gelmesi, materyalist düşünceye ve yaydığı sapkın felsefelere karşı en büyük darbenin indirilmesi anlamına gelecektir. Şüphesiz, böyle bir gelişme dünya tarihinde bir dönüm noktası olacaktır.

Aslında karşı karşıya olduğumuz sinsi saldırılar ve provokasyonlar, sahip olduğumuz gücü de ortaya koymaktadır. Eğer elele verir, Müslüman Türk kimliğine, milli ve manevi değerlerimize sarılır ve tarihimizdeki kardeşlik geleneğini canlandırırsak büyük bir bunalım ve kargaşa içinde olan dünyaya da ışık tutmamız mümkün olacaktır.

Çünkü Türkler, yeryüzüne hakim oldukları her dönemde, dünyaya nizam vermişlerdir. Büyük Türk hakanı Bilge Kağan, asırlar öncesinde bu durumu şöyle açıklamaktadır:

Doğuda gün doğusuna, güneyde gün ortasına, batıda gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar ülkelerde yaşayan bütün milletler hep bana bağlıdır. Bunca milleti düzene soktum. Artık karışıklık yok. Türk kağanı Ötüken’de oturdukça ülkede düzen bozulmaz.

Türk beyleri, millet, işitin!

Üstte gök batmasa, altta yağız yer delinmese, Türk Milleti, senin ilini ve töreni kim bozabilir? Ey Türk Milleti, titre ve kendine dön!

Hasan sağındık video

Hasan SAĞINDIK

1963 Adana Ceyhan doğumlu. İzmir’de, 9 Eylül Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi MALİYE bölümünde okudu. Okul futbol takımının 9 numarasıydı.Bu dönemde, Türk Halk Müziği ve Türk Sanat Müziği korolarında çalıştı. Aynı zamanda yurt orkestrasının solistliğini yaptı.
91-92 yıllarında “beni bu şehirden al götür anne..” adli eseriyle, Star ve Teleon’da en çok klibi yayınlananlardan biriydi. Bu güne kadar 10 eserine klip çekmiş, bunlardan 4 ü Orta Asya Türk Devlet Televizyonlarinda da yayınlanmıştır. Ayrıca 1994 Ankara konseri TRT aracılğıyla Avrasya’ya yayınlanmıştır. Anadolu’yu baştan sona 8 kez dolaşmış ve yüzlerce konser vermiştir.
Besteci yönü tamamen şiirin etkisiyle ortaya çıkmıştır. Bunda o dönemin şiirlerinin etkisi büyüktür. Varolan müzik türleri onu tatmin etmediğinden, 1982 yılından sonra kendi müziğini yapmaya karar verir. Müziğinin adına da :”asyasentez” der.

Sırasıyla,
1989 YUSUF YÜZLÜLER
1990 AĞLA KARANFİL
1991 BENİ YAŞARKEN ANLA
1992 DOSTA DOĞRU-IRGALANIS
1993 ZİNDAN ŞEHİRLER
1996 SİYAH AĞIT
1998 ADAMLAR
2001 BİTSİN SENİNLE
2005 ADIM YEŞİL
albümleri çıktı.

Aranjesini Yaptığı Albümler :

SELÇUK KÜPÇÜK - KURUTULMUŞ GÜL MEVSİMİ
HASAN SAĞINDIK - ADIM YEŞİL
ZİYA UĞUR - SONSUZA DOĞRU

Kültür tarafından gönderildi. Etiketler: . Yorum Yok »

Ergenekonun seyir defteri

Ergenekon olarak bilinen örgütlenme, başkana doğrudan bağlı olan dört daire komutanlığı ile iki sivil başkanlıktan oluşuyor. “Lobi” adı verilen sivil unsurların örgütlenmesini sağlayan oluşumla ilişkileri bu iki sivil sağlıyor. Örgüt, Türkiye’deki mevcut rejimin gerçek olduğuna inanıyor.

“İç düşmanları” pasifize etmek, hatta ortadan kaldırmak için suikastları “kaçınılmaz” görüyor. Entelektüellere önem veriyor. Medyayı, sivil toplum kuruluşlarını (STK) kullanmanın önemine vurgu yapıyor. “Naylon terör grupları” ile naylon şirketlerin kurulması gerektiğini düşünüyor.

12 Haziran 2007′de Ümraniye Çakmak Mahallesi’nde bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirilmesiyle başlatılan soruşturma daha sonra Ergenekon terör örgütü soruşturmasına dönüştürüldü. Operasyon kapsamında şu ana kadar 49 kişi tutuklandı.

SORUŞTURMA KAPSAMINDA BUGÜNE KADAR TUTUKLANANLAR

Emekli tuğgeneral Veli Küçük, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Susurluk hükümlüsü Sami Hoştan, Avukat Kemal Kerinçsiz, Emekli yüzbaşı Muzaffer Tekin, Oktay Yıldırım, Mahmut Öztürk, Fikret Emek, Gazi Güder, Mehmet Demirtaş, Muzaffer Şenocak, Aydın Yüksek, Kuddusi Okkır, Bekir Öztürk, İsmail Yıldız, Ergün Poyraz, Asuman Özdemir, Mete Yalazangil, Zekeriya Öztürk, Muhammet Yüce, Kahraman Şahin, Erol Ölmez, Erkut Ersoy, Mehmet Fikri Karadağ, Hüseyin Görüm, Oğuz Alpaslan Abdülkadir Hüseyin Gazi Oğuz, Sevgi Erenerol, Abdullah Arapoğlu, Ümit Oğuztan, Vatan Bölükbaşı, Habip Ümit Sayın, Emin Gürses, Orhan Tunç, Hayrettin Ertekin, Vedat Yenerer, Muammer Karabulut, Abdulmuttalip Tongar, Selim Akkurt, Serhan Bolluk, Ferit İlsever, Adnan Akfırat, Hayati Özcan, Nusret Senem, Hikmet Çiçek, Rasim Görüm, Başkomser F.K, Behiç Gürcihan, Murat Çağlar

Siyaset tarafından gönderildi. Etiketler: . 1 Yorum »

Başörtü avı

Kuruluşunun 35’inci yıldönümünü kutlayan Ç.Ü.’de 2007- 2008 dönemi mezunları dün akşam üniversite stadında düzenlenen törenle diplomalarını aldı. Değişik fakülte ve yüksek okullarda okuyan 4 bin 200 öğrencinin katıldığı tören için hazırlıklar günler öncesinden başladı. Ailelerin büyük ilgi gösterdiği diploma töreni öncesi öğrenciler tören geçişine hazırlanırken, Rektör Vekili Prof. Dr. Banu İnanç ile 2 Rektör Yardımcısı binlerce öğrenciyi tek tek kontrol ederek tören alanına türbanlı öğrencilerin girmesine engel olmaya çalıştı.

Olayın farkına varıp görüntülemek isteyen gazetecileri de engelleyen Prof. Dr. İnanç, üniversitenin özel güvenlik elemanlarına talimat vererek, gazetecilerin alandan uzaklaştırılmasını istedi. Güvenlik elemanları ile basın mensupları arasında bu nedenle kısa süreli tartışma yaşandı.

Türbanlı öğrencilerin peruk takarak alana girmesi nedeniyle mezuniyet töreninde herhangi bir sıkıntı yaşanmadı.

KEPİNİ 3 ÇOCUĞUNA FIRLATTIRDI

Heyecanları yüzlerinden okunan ve hazırlıkların tamamlanmasının ardından bando eşliğinde geçiş yapan öğrenciler arasında en çok ilgiyi ise diplomasını 3 çoğuyla birlikte alan 28 yaşındaki Nazlı Yumuşak gördü.
Adana Devlet Hastanesi Başhekim Yardımcısı Metin Yumuşak’ın eşi olan ve Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitiren Nazlı Yumuşak, kepini kızları İmren (10), İncihan Nur ( 8) ve İpek’e (5) fırlattırdı. Nazlı Yumuşak, 17 yaşında evlendiğini ancak eşine ‘üniversiteyi bitirme’ şartı koyduğunu belirterek, “Eşimle lisede okurken evlendik. Üniversiteyi okumama izin vermesi şartıyla evliliği kabul etmiştim. 3 çocuğum oldu, sağolsun sözünü tuttu ve benim okumama izin verdi. Özellikle kızlara mutlaka okumalarını tavsiye ediyorum. Hangi şart altında olursa olsun okumaktan vazgeçmesinler” dedi.

KARNI BURNUNDA MEZUN

Gazi Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni bitirdikten sonra evlenip Adana’ya yerleşen ve 7 aylık hamile olan 23 yaşındaki Senar Orsel Ağba, Meslek Yüksek Okulu Çocuk Gelişimi Bölümü’nden mezun oldu.

Ağba, “O kadar heyecanlıyım ki, bebeğin erken gelmesinden korkuyorum. Gazi Üniversitesi İşletme Bölümü’ne bitirdikten sonra yeniden sınavlara girdim ve çok istediğim Çocuk Gelişimi okudum. İnşallah Alp ismini vereceğimiz oğlumuz da annesi gibi okumayı sever” diye konuştu.

Siyaset, Toplum, İslam tarafından gönderildi. Etiketler: . 1 Yorum »